şeyh Said kimdir, niçin idam edildi? Hakkında doğru veya yanlış bilinenler?

16 Ağustos 2022 - 10:02 'de eklendi ve 260 kez görüntülendi.
resim

Şeyh Said kimdir?

Şeyh Said (Şeyh Said Palevi, Şeyh Said Pirani, Şeyh Muhammed Said Nakşibendi, Şeyh Said Efendi) adlarıyla anılır.  (d.1865/1866; Palu, Elazığ) – 29 Haziran 1925, Diyarbakır’da, seyyid bir aileye mensup, Zazaların içinde ikamet eden Nakşibendi şeyhidir. Şeyh Said, bölge halkı gibi Kürt etnik kökene sahiptir. Müderris, mutasavvıf, müfessir ve muhaddis olan Şeyh Said hayatı boyunca yaptığı tüm faaliyetlerde esas aldığı şey İslam ve onun esasları olmuştu. Yukarda okuduğumuz gibi Nakşibendi tarikatına bağlı müdderis, mutasavvıf, müfessir ve muhaddistir. Bu terimlerin her biri İslam alimleri için kullanılan sıfatlardı.

Şeyh Said’in hayatı..

1865 yılında Palu’da doğmuştur. Babasının adı Şeyh Mahmud Fevzi, annesi ise Gulê Hanım’dır. Palu, Elazığ, Diyarbakır ve Muş’ta eğitim gördükten sonra, babasının vefatı üzerine Nakşibendi Tarikatı postnişini (lideri) olmuştur. Babası Şeyh Mahmud Fevzi’nin Palu’dan Hınıs’a göç etmesiyle oraya yerleşmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Rus İmparatorluğu’nun Doğu Anadolu Bölgesi’ne ilerlemesinden dolayı Piran’a taşınmak zorunda kalmış ve savaştan sonra Hınıs Kolhisar’a yerleşmiştir.

Şeyh Said’in aile geçmişi

Şeyh Said, Hz. Muhammed (SAV)’in neslindendir. Yani seyyiddir. Şeyh Said’in dedesi Palulu Şeyh Ali Sebdi’dir. Şeyh Ali Sebdi’nin beş oğlu vardır: Şeyh Muhammed Nesih, Şeyh Mahmud Fevzi (Şeyh Said’in babası), Şeyh Hasan Naki, Şeyh Hüseyin Zeki ve Şeyh İbrahim (Kudo Efendi). Şeyh Mahmud Fevzi’nin de yedi oğlu vardır: Şeyh Said, Şeyh Bahaeddin, Şeyh Diyaeddin, Şeyh Necmeddin, Şeyh Tahir, Şeyh Mehdi ve Şeyh Abdurrahim.

Şeyh Said’in beşi kız, beşi erkek olmak üzere on çocuğu olmuştur. Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi’nin oğlu Mehmet Fuat Fırat, 1973’te Erzurum bağımsız milletvekili olarak TBMM’ye girmiştir. Günümüzde Şeyh Said ailesinin temsilcisi Şeyh Said’in torunu Abdulilah Fırat’tır.

Bir Kıyam önderi Şeyh Said…

13 Şubat 1925’de başlayan Şeyh Said Kıyamı ile ilgili bugüne kadar çok şey yazılıp çizildi.

Şeyh Said hareketin dini mi, yoksa milli (etnik talepler içeren) bir hareket mi olduğu en çok tartışılan konuların başında geliyor. Bir diğer önemli konu da Şeyh Said ile birlikte kıyama katılan Kürt eşraf, ağa, bey, aydın ve şeyhlerinin konumları; yargılama esnasındaki tavırları, söz ve eylemleri.

Cumhuriyet tarihinin  bilinmesini istemediği Şeyh Said Kimdir? Şeyh Said dini bir lider midir yoksa Kürt hareketinin lideri midir? Neden kıyam etti? Bu yazıda Şeyh Said’in gerçekte kim olduğunu öğrenmeye çalışacağız. Cumhuriyetçiler Şeyh Said’in bilinip tanınmasını neden istemiyor? Bunu araştıracağız.

Öncelikle Şeyh Said hakkında bilgileri paylaşmadan önce dikkat edilmesi gereken şey Şeyh Şeyh Said’e nasıl baktığımızı gözden geçirmemiz olacak. “Nasıl bakarsan öyle görürsün” düsturuna göre değil de tarafsız bir gözle bakıp onu tanımaya çalışırsak belki onun gerçekte kim veya neci olduğunu daha iyi anlarız.

Cumhuriyet Dönemi

Şeyh Said hakkında yorum yapmadan önce sosyolojik olarak onun yaşadığı dönemi bilmeden anlamadan yapılan yorumlar eksik kalır kanaatindeydim.

Mustafa Kemal’in kurduğu Ankara Hükümeti’nin Hilafeti kaldırması ve Gayr-i İslami kanunların çıkarılması, medreselerin kapatılması, Tekke ve zaviyeler kapatılmış olması İslam alimlerini Ankara hükümetine karşı cephe almasına sebep olmuştur. Şeyh Said, Ankara Hükümeti’ne çağrıda bulunarak, İslam’a aykırı kanunların çıkarılmaması ve Hilafetin kaldırılmamasını istemiştir. Bu istekleri yerine getirilmeyince de, kıyama kalkmış Ankara hükümetine başkaldırmıştır.

Kemalistlere göre Şeyh Said, İngilizlerle iş birliği yapmış, ayrılıkçı bir Kürt hareketinin lideridir. Kürt hareketleri Şeyh Said’in Kürt olduğu için yaptığı kıyamı Kürtlük adına yapmış diyerek onun üzerinden siyaset yürütüyor. İslami camialar Şeyh Said’in hayatını ve mücadelesini göz önüne alarak onun İslam için kıyam eden biri olduğunu söylüyor. Peki Şeyh Said bunlardan hangisi?

Canlı tanık Hacı Ahmet: “Şeyh Said’in gayesi Şeriattı!”

Girişim dergisinin Haziran 1990 sayısında yayınlanan “Bir Tanık: Hacı Ahmet” başlıklı mülakatta bakın neler deniliyor:

Şeyh Said kıyamına fiilen katılmış insanların sayısı, bu gün için son derece az. Bu yüzden olayın canlı şahitlerine dayanarak, ciddi araştırmalar ortaya koymak, gün geçtikçe daha da zorlaşıyor. Çünkü bu kuşağa mensup hâlen yaşayan insanların yaşları hayli ilerlemiş durumda. Çoğu, hâdiseyi hatırlamakta bile güçlük çekiyor. Bu güçlüklere rağmen Girişim olarak kıyama bilfiil şahid olmuş ve kıyamın içinde yer almış  biri ile görüşmek,  büyük bir zorluktu bizim için. Muş’un Varto İlçesi’ne bağlı Goma Gorgo Köyü’nde ikamet eden Hacı Ahmet ile yaptığımız görüşme, yetersiz de olsa faydalı olur kanaatindeyiz.

– Şeyh Said kıyamına fiilen iştirak etmiş birisiniz. Bu kıyamın gayesi ve hedefi ne idi?

– Biz hükümetten ve Kemal Paşa’dan şeriatı uygulamasını istedik. Ancak Kemal Paşa: “Biz bu gün Avrupa’ya bağlıyız, kanunlar ne ise onların kanunlarını uygulamak gerekir. Devlet olabilmemiz için bu şarttır. Bu yüzden şeriatı uygulayamayız” dedi. Bunun üzerine kıyam hareketine giriştik.

– Ancak başarılı olamadınız. Bu başarısızlığı neye bağlıyorsunuz?

-Elazığ’ı kuşattıktan sonra, halkın yardımı ile iki günde Elazığ ele geçirildi. Ancak askerlerin bir kısmı, dükkânları yağmalamaya başlayınca, halk bunu kabul etmedi ve karşı çıktı. Aynı şekilde Diyarbakır surlarında bulunan deliklerden şehre giderek, oradan da yağmalama işi olunca, bu şeriata uygun değil diye Şeyh Said Efendi de karşı çıktı. Şeriata uygun hareket etmeyenler bulunduğu için geri çekilmek zorunda kalındı.

– Şeyh Said’in müstakil bir Kürt devleti kurmak için savaştığını söyleyenler var. Kıyama katılmış biri olarak bu fikre ne dersiniz?

– Hayır, öyle bir şey yok, yalandır. Şeyh Said Efendi’nin gayesi şeriattı. Zaten o zaman Kürt meselesi yoktu. Allah’ın dini için savaştığını herkes biliyor.

– Şeyh Said müdafaasında ne dedi biliyor musunuz?

– ‘Ben şeriat için savaştım’ dedi.

Şeyh Said’in niyeti, Mayıs ayında kıyam başlatmaktır. 13 Şubat 1925 günü, Diyarbakır’ın Eğil nahiyesine bağlı Piran köyünde (Diyarbakır ilçesi Dicle) bir düğün esnasında jandarmalarla yaşanan nahoş olaylar neticesinde, kıyam hareketini başlatmak zorunda kalırlar.

Bu arada Diyarbakır, Şeyh Said taraftarlarının eline geçer. Diyarbakır’ı ele geçirenler arasında bulunan bazı kimselerin, milletin malını talan ettiği iddia edilir. Bu arada Osman Nuri Koptagel komutasındaki Ankara Birlikleri, Diyarbakır’ı kuşatmıştır. Bunu haber alan Şeyh Said daha fazla kan dökülmemesi için Varto’da 15 Nisan’da teslim olur.

Ankara Hükümeti milletvekillerinden oluşan bir heyeti, İstiklal Mahkemesi olarak Diyarbakır’a gönderir. Şeyh Said ve 81 adamı, 26 Mayıs günü Diyarbakır’a getirilip İstiklal Mahkemesi’nde yargılamalarına başlanır.

Şeyh Said ve adamlarına, avukat tutmalarına izin verilmez. Savunmalarını kendileri yaparlar. Sanıklardan bazılarının Türkçe bilmedikleri için, savunmalarını Kürtçe ve Arapça yaparlar. 81 sanıkla dava bir sinema salonunda görülür ve yaklaşık bir ay sürer. Şeyh Said ve 46 arkadaşı idama mahkûm edilir.

Şeyh Said ve diğer sanıklara, hücrelerinde, idam edilecekleri bir doktor eşliğinde söylenir. Şeyh Said idam edileceklerini duyduğunda, namaz kılmak ister ve namaz kılması için kendisine izin verilir. Namazını kıldıktan sonra kendisine “Ne hissediyorsunuz?” diye soran Akşam gazetesinin muhabirine “Asıldığıma acıma. Zira asılmam Allah ve din içindir” der. Ve bu arada eline kalemi alır ve bir kâğıda Arapça olarak şunları yazar:

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Onlar yaşıyorlardır. Lâkin siz o şuurda değilsiniz. Biz muhakkak ki Rabbimize avdet ederiz… Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah ve İslam içindir.  Muhammed Said Palevi Elamedi.”

Zincirlere bağlı olarak 47 idam mahkûmu, sehpalara götürülür, elleri ve ayaklarından bağlanmış mahkûmlardan Hanili Mustafa Bey, bir ilahi söylemeye başlar, başındaki jandarma dipçiği Mustafa Bey’in omzuna vurunca, mahkûmlar hep bir ağızdan “Allah-u Ekber” diye haykırırlar.

İlk olarak kıyamın öncülerinden Fakih Hasan idam edilir. Şeyh Said, idam ipi boynuna geçirilmeden önce, mahkeme üyelerinden Saib Bey ve Diyarbakır valisi Mürsel Bey’e dönerek “Mahşerde hesaplaşacağız” der ve ayağının altından tabure çekilerek idam edilir.

Takrir-i sükun kanunu

Güvenoyunu alan İnönü Hükümeti, ilk iş olarak 4 Mart 1925 tarihinde 578 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu’nu Meclis’ten geçirmiş, bu kanun sadece Şeyh Said kıyamının bastırılmasında değil, basın âleminin de kontrol altına alınmasında kullanılmıştır. Bu tarihe kadar, bu kadar kapsamlı ve iktidara çok geniş yetkiler veren başka bir kanun yoktur. Kanun iki yıllığına çıkarılır ancak iki yıl daha yürürlükte kalması sağlanır.

Muhafazakâr, liberal hatta Marksist birçok gazete Takrir-i Sükûn gerekçe gösterilerek kapatılmış, Ayrıca İsmet Paşa Hükümeti, 1922 tarihli İstiklal Mahkemeleri Kanunu’nun verdiği yetkiye dayanarak Meclis’e İstiklal Mahkemelerinin kurulmasını ve idam kararlarının derhal infazını öngören bir öneri sunmuştur.

İsmet Paşa’nın bu önerisi de kabul edilmiş ve Ankara’da biri sabit biri seyyar olmak üzere iki İstiklal Mahkemesi için üye seçilmesine karar verilmiştir.

Şeyh Said’in mahkeme esnasında verdiği ifadeler

Mahkeme üyesi Ahmet Süreyya Örgeevren’in bizzat kaleme aldığı “Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi” adlı kitabı da bu konu ile ilgili az sayıdaki kaynaklardan biri olarak gösterilir. Savcı Ahmet Süreyya Bey (Özgeevren) ‘‘Neden isyan ettiniz?’’ diye sorunca, Şeyh Said’in cevabı “Şeriat için” oldu.

Şeyh Said kıyamı ve Şark İstiklal Mahkemesi

Diyarbakır’ın Piran (şimdi Dicle ilçe merkezi) köyünde13 Şubat 1925 günü başlayan ve hızla bölgeye yayılan olaylar üzerine Ankara Hükümeti Şark İstiklal Mahkemesi’ni kurdu ve mahkeme üyeleri yola çıkarıldı.

Şark İstiklal Mahkemesi üyeleri 12 Mart 1925 günü Diyarbakır’a vardılar.

Mahkeme şu kişilerden oluşuyordu:

Mahkeme Reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfid Kansu

Üye Kozan Mebusu Ali Saib Ursavaş

Üye Kırşehir Mebusu Lütfi Müfid Özdeş

Üye Bozok Mebusu Avni Doğan

Savcı Karesi Mebusu Ahmed Süreyya Örgeevren

Şark İstiklal Mahkemesi 13 Nisan 1925’te önce; Siverekli Şeyh Eyyüp (Urfa milletvekili Kasım Gülpınar’ın büyük dedesi) ve

Kürt Teali Cemiyeti Başkanı Seyyid Abdülkadir Efendi ve oğlu Mehmed Bey olmak üzere daha önce tutuklananları yargılamaya başladı.

Şeyh Said 15 Nisan 1925’te askerler tarafından Muş-Varto arasındaki Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde teslim alındı ve ifadesi alınmak üzere Varto’ya götürüldü.

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN RESMİ ARŞİVİNDEN…

-Ayağa kalkınız, kaç yaşındasınız, nerede tahsil gördünüz?

-Altmış küsur yaşındayım, medresede okudum. Palu’da amcam Şeyh Hasan yanında, Muş’ta Müftü Mehmet Emin Efendi, Malazgirt’te Abdulhalim ve Hınıs’ta Musa Efendiler yanında okudum.

-İsyan hareketini nasıl düşündünüz? Size ilham mı geldi?

-Hâşâ, ilham gelmedi. Kitaplarda gördüm ki, imam şeriattan saparsa kıyam vaciptir. Hükümete şeriat sorununu anlatmak istedik. Hiç olmazsa bir kısmının uygulanmasını isteyecektik. Allah-u Teâlâ’nın kaderi beni bu işe düşürdü. İçine bir düştüm, bir daha çıkamadım.

-Buyurdunuz ki, “İmam şeriattan saparsa isyan vaciptir.” Bunun şartı yok mu?

-Şartını bilmiyorum. Şer’an vaciptir deniliyor.

-Demek ki siz, şeriattan sapma olduğu için kıyam ettiniz. Amacınız ne idi?

-Kitap, kıyam vaciptir diyor. Kitap, cinayet, zina, müskirat gibi durumları yasaklıyor. Hepimiz Müslümanız.

-Şeyh Efendi, onları bırakın. Özellikle kıyamın nedenini söyleyiniz.

-Piran’da bir olay oldu. Çatışma çıktı. Bu da bana mal edildi.

-Şeyh Efendi, Piran’a gelmeden önce din meselesinden dolayı kıyamı düşünüyor

muydunuz?

-Kalbimde düşünüyordum. Fakat savaşla değil, broşürler yazıp Meclis’e göndererek, yasaların şeriata uygun düzenlenmesini istemeyi düşünüyordum.

-Niçin yapmadınız?

-Kader beni Piran’a sürükledi. Piran olayı çıktı; önünü alamadık.

-İsyanı kimlerle ve nerede hazırladınız?

-Önceden hazırlık yoktu. Piran olayı ile alevlendi. Biz de içine düştük ve işe başladık. Ben Lice’ye geldim. Kimseye bir şey söylememiştim.

-Ayaklanma oldu da, ondan sonra mı başına geçtiniz?

-Ben Darahini’ye gelmeden önce muhasara başlamıştı.

-İsyanı tek başınıza başlattığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi teşvik edenler vardır.

-Ne içerden, ne de dışardan teşvik eden yoktur.

-Fetihten sonra bağımsız bir Kürdistan krallığı ilan edecektiniz, öyle mi?

-Krallık bizim niyetimizde yoktu. Şeriat kurallarını uygulama idi. Ben ne başkanlık kabul ederdim, ne de elimden gelirdi.

KARAR

Dava ve dosya evraklarının incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925 tarihinde Şeyh Said ile birlikte 49 kişinin idamına karar verilmiştir. Ertesi günün sabahında kararların infazına geçilmiş, darağacına getirilen Şeyh Said son söz olarak “Benim ölümüm Allah ve din için ise darağacında asılmama perva etmem” demiştir.

İstiklal Mahkemeleri!

İstiklal Mahkemelerinde delile ihtiyaç hissedilmemiş, yargıçların vicdani kanaatlerine göre karar verilmiş, verilen kararlara karşı itiraz veya temyiz yoluyla bir denetim usulü öngörülmemiştir. Hatta yargıçlar kendi iradelerini, kanunların bile üstünde görmüşlerdir. Bu mahkemelerde görev yapan Lütfi Müfit’in “Bizim muayyen millî gayemiz vardır. Ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız” Sözleri bu gerçeği ortaya koyması bakımından önemlidir.

Yeni kurulmuş olan “Cumhuriyet Rejimini” korumak adına on binlerce insan yargılanmış ve binlerce masum insan idam cezasına çarptırılmıştır. Mustafa Kemal’in Meclis’te yaptığı bir konuşma sırasında:

“Sayın Arkadaşlar!

Türk ihtilalinin kararı, batı medeniyetini kayıtsız, şartsız kendine mal etmek, benimsemektir. Bu karar o kadar kesin bir azme dayanmaktadır ki; önüne çıkacaklar, demirle, ateşle yok edilmeye mahkûmdurlar…” sözleri Cumhuriyet Rejimi’nin manifestosu niteliğindedir.

Kadir Mısıroğlu

“Şeyh Said’i Kemalistler Şehit Etmiştir! İslam’ın Şehididir” sözü yaptığı araştırmalar sonucu ulaştığı bir sonuçtur.

Yukarda geçen bilgiler ışığında Şeyh Said’in mücadelesinde görülen tek şey din ve Şeriat olduğu açıktır. Yazılan tüm yanlı ve karalamalara rağmen Şeyh Said kıyamının ne olduğuna siz karar veriniz.

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT
YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.